Ulusal Parti Başkanlık Kurulu Üyesi Kaya Ataberk - Kürtçü katil Alevi sanatçıyı öldürdü


 
10 Kasım
"Türk Kızının Gelinliği Beyaz Kefen"
"Türk Kızının Gelinliği Beyaz Kefen"
"Türk Kızının Gelinliği Beyaz Kefen"
"Türk Kızının Gelinliği Beyaz Kefen"
"Türk Kızının Gelinliği Beyaz Kefen"
Hoşgeldin Ulusal Parti
PKK'yı Karadeniz'e Sokmayacağız!
Atatürkçü Parti Geliyor!
Neden Atatürkçü Parti
Türkiye Türklerindir
İleri Dergisi
Türksolu Gazetesi
İleri Dergisi

Ulusal Parti Başkanlık Kurulu Üyesi Kaya Ataberk

Kürtçü katil Alevi sanatçıyı öldürdü

Müzikli mekâna gelen ırkçı, Kürtçe müzik çalınmasını istiyor. Müzisyenlerse Türk. Kürtçe bilmediklerini, çalamayacaklarını söylüyorlar. Ama sefil ırkçı, bu cevaptan tatmin olmuyor. Önce kavga çıkartıyor, bir saat sonra da gelip mekânı basıyor, sağa sola kurşun yağdırıyor ve müzisyen Sarp Öztürk’ü öldürüyor… Bu olaydan daha açık ve uç bir ırkçılık olabilir mi?

Mersin'deki ırkçı cinayet ve sonrası…

Önceki hafta iki önemli olay birlikte yaşandı. Bir tarafta BDP'lilerin "iki dilli yaşam" adı altındaki Kürtçe dayatmaları sürdü. Diğer taraftan da Mersin'de bir Kürt ırkçısının işlediği "Kürtçe cinayeti" yaşandı. Aslında normal bir akıl ve mantıkla düşünen sıradan bir insan için bile iki olayın ne kadar bağlantılı olduğu aşikârdır. Öyle siyasetçi, toplumbilimci olmaya gerek yok. Irkçı terör örgütü PKK'nın partisi Türk milletine TBMM düzeyinde bir şeyleri kabul ettirmek için uğraşıyor. Aynı faşist yapının tabanını oluşturan lümpen ırkçı da BDP'nin teoride savunduğunu pratikte uyguluyor. Arada da bir Türk, Sarp Öztürk, ölüyor. İki Türk de yaralanıyor. Birileri, Ankara'da bu milletin en yüce kurumunun içine yerleşmiş, oradan Türklüğü yok etmeye çalışıyor; birileri de çıkıp bunun Mersin'de uygulamasını yapıyor. İşte durum bu kadar basit ve açık…

Olayın nasıl olduğunu, sanıyoruz ki, tüm Türkiye biliyor. Müzikli mekâna gelen ırkçı, Kürtçe müzik çalınmasını istiyor. Müzisyenlerse Türk. Kürtçe bilmediklerini, çalamayacaklarını söylüyorlar. Ama sefil ırkçı, bu cevaptan tatmin olmuyor. Önce kavga çıkartıyor, bir saat sonra da gelip mekânı basıyor, sağa sola kurşun yağdırıyor ve müzisyen Sarp Öztürk'ü öldürüyor…

Şimdi elimizi vicdanımıza koyalım, aklımızı da başımıza devşirelim. Ve hepimiz kendimize soralım: Bu olaydan daha açık ve uç bir ırkçılık olabilir mi? Sarp Öztürk, Türk olduğu için, Kürtçe bilmediği için ve bu durumu açıkça ifade ettiği için faşist kurşunlara hedef oldu. Onun öldürülmesinde kim olduğunun, toplumsal konumunun, ekonomik durumunun, siyasal görüşünün ve inancının hiçbir etkisi yoktu. Tek suçu Türk olmaktı. Şanssızlığı da Mersin gibi Kürt ırkçılığının pilot bölge olarak seçtiği, Kürt saldırganlığının iyice azdığı bir kentimizde yaşamasıydı.

Sarp Öztürk'ün cenazesinin cemevinden kaldırılacağı öğrenildi. Sarp Öztürk, anlaşıldığı kadarıyla Alevi inançlı bir Türk'tü… Fakat "insanlık korosu" bu sefer de susmayı tercih etti. İnsancıl liberal, "solcu" gazeteler olaya sadece haber düzeyinde değinmekle yetindiler.

Türklere karşı uygulanan çifte standart yine uygulandı. Kimse isyan etmedi. Verilen tepkiler de olayı çarpıtma amaçlıydı. Yüzsüzceydi…

Önceden bu çifte standart mekanizması daha çok yukarıdan gelen emirlerle işlerdi. Türk'e yapılan eziyet üzerine yazanlar uyarılır, tepki verenler tekrarından men edilirdi. İkinci kez aynı hatayı yapanlar da bir kenara atılırdı. Sansür mekanizması böyle kuruldu.

Fakat artık sansür, oto-sansüre dönüştü. "Solcu" ya da "demokrat", artık Türk'ün ölümü karşısında adeta otomatik olarak susuyor, görmezden geliyor ya da kendisini çarpıtmaya koşulluyor. İşte bu da kafaların esaretidir…

Kürtlerin "iki dilli hayatı", Türkler için iki dilli ölüme dönüşürken birileri de gerçekten "dilsiz şeytana" dönüşüyor.

İki dilli hayattan iki dilli ölüme

Her ne kadar Selahattin Demirtaş, "organik bağımız yok" dese de "iki dilli hayat" tartışmasını ilk DTK başlattı. Ardından da BDP'liler mecliste Kürtçe dayatmasının startını verdiler. Kendileri de dâhil kimsenin anlamadığı ve aslında gerçekte olmayan bir dili bizlere zorla kabul ettirmeye çalışıyorlar. Selahattin Demirtaş; "Yaşamın tüm alanlarında özellikle bu bölgede iki dilli hayat olacaktır. Bölgenin tümü iki dilli olacak. Türkçe-Kürtçe, Türkçe-Süryanice, Türkçe-Arapça, o bölgede hangi dil varsa biz o dilleri yaşatmak için elimizden gelen bütün gayreti göstereceğiz." diyor.

Sadece Kürtçe değil, başka diller de Türkçenin karşısına çıkarılmak isteniyor. Fakat daha da önemlisi sadece Güneydoğu hedeflenmiyor. "Özellikle bu bölgede…" diyor Demirtaş. Fakat anlaşılıyor ki, Batıda yaşayan Kürtlerin de aynı talepte bulunmalarıyla tüm Türkiye'nin iki dili olmasını hedeflediklerini de inkâr etmiyor. Nitekim yaptıkları başka açıklamalarda BDP'liler "İspanya'daki Katalan dili gibi Kürtçe de Türkiye'de ikinci resmi dil olsun" fikrini savundular.

Daha önceden de belirttiğimiz gibi hedefte Türkiye'nin her yerinde Kürt kantonlarının kurulması var. Bunlar da dışa doğru genişleyecek "istila" yapıları olarak planlanıyor. Nasıl ki Cumhuriyete kadar Türkiye'nin her yerinde ayrıcalıklı Ermeni ve Rum nüfusları varsa Kürtler de bugün aynı şeyin peşinde… Onlar vuracak, saldıracak emperyalistlerin büyükelçileri ve konsolosları da onları koruyacak.

Fakat şunu çok iyi biliyoruz ki, Kürtlerin "iki dilli ve imtiyazlı yaşamı" aslında sadece "Türkler için iki dilli ölüm" anlamına gelecek. Kürtler yüz yıl öncesinin Taşnaklarının, Rum çetecilerinin yerini almak hevesindeler. Ve bunu yaparken en az geçmişteki örnekleri kadar şımarık ve yüzsüz davranıyorlar.

Kürtçünün yüzsüzlüğü

Sarp Öztürk’ün öldürülmesinin ardından bir grup Mersin’de toplanarak cinayeti “protesto etti”. Ancak bu öyle bir protesto oldu ki cinayeti işleyen kişi ya da bu cinayeti kışkırtan mantık değildi kınanan. İçinde BDP’nin de, evet yanlış okumadınız BDP’nin de, olduğu protestocu grup bir açıklama yaptı.
Grup adına yapılan açıklama şöyleydi:
“Mesele Kürtçe şarkı meselesi değil. Birileri bu olayı etnik bir zemine taşıyarak yaraları kaşımak istiyor” (!)
Hem ırkçı bir cinayetin tüm zeminini hazırladılar, hem de gidip cinayeti protesto ettiler. Sonra da gerçekleri söyleyenleri “olayı etnik zemine çekmekle” suçladılar. Artık insaf sınırları aşılmıştır.
BDP’nin en azılı Kürtçülerinden Akın Birdal da bu yüzsüzlerin başında geliyor. O da Mersin’e gidip, Akdeniz ilçesinin Kürtçü belediye başkanıyla görüşüp, “olayı kınayanlar” arasında yer aldı. Ama artık Türkler o kadar saf değil. Akın Birdal, Mersin’de protesto edilmekten kurtulamadı. Ne yapsın Akın Birdal? Yüzsüzlük de bir yere kadar söküyor, değil mi?

Sarp Öztürk'ün öldürülmesinin ardından bir grup Mersin'de toplanarak cinayeti "protesto etti". Ancak bu öyle bir protesto oldu ki cinayeti işleyen kişi ya da bu cinayeti kışkırtan mantık değildi kınanan. İçinde BDP'nin de, evet yanlış okumadınız BDP'nin de, olduğu protestocu grup bir açıklama yaptı. Grup adına yapılan açıklama şöyleydi:

"Mesele Kürtçe şarkı meselesi değil. Birileri bu olayı etnik bir zemine taşıyarak yaraları kaşımak istiyor."

Peki, neymiş mesele? Mesele "saldırganlıkmış, magandalıkmış…" Tamam, hadi kabul edelim, cinayeti işleyenin ırkçı olmadığına bir an için inanalım. Peki, Mersin'deki saldırganlığın ve magandalığın bu şehrin Kürtleştirilmesiyle ilgisinin olmadığını kim kanıtlayabilir?

Aslında BDP'lilerin ve onların peşine takılanların yaptığı anormal bir yüzsüzlük. Ve bu onların yıllardan beri uyguladığı yöntem… Her türlü terörü uygularsınız, insanları katledersiniz, ırkçı saldırılar düzenlersiniz ardından da çıkıp en yüzsüz tavırla yaptıklarınızı savunursunuz. Ya da karşı tarafı suçlarsınız.

Gerçekte ABD'nin ve PKK'nın kurduğu propaganda ve çarpıtma mekanizması Hitler'i ve Goebbels'i mumla aratacak durumda. Bilirsiniz onlar da her şeyi yapıp ardından kurbanları suçlu gösterecek bir yöntem uygulamışlardı. Günümüz Kürt Nazileri de aynı şeyi yapıyor.

Hem ırkçı bir cinayetin tüm zeminini hazırladılar, hem de gidip cinayeti protesto ettiler. Sonra da gerçekleri söyleyenleri "olayı etnik zemine çekmekle" suçladılar. Artık insaf sınırları aşılmıştır.

BDP'nin en azılı Kürtçülerinden Akın Birdal da bu yüzsüzlerin başında geliyor. O da Mersin'e gidip, Akdeniz ilçesinin Kürtçü belediye başkanıyla görüşüp, "olayı kınayanlar" arasında yer aldı. Ama artık Türkler o kadar saf değil. Akın Birdal, Mersin'de protesto edilmekten kurtulamadı. Ne yapsın Akın Birdal? Yüzsüzlük de bir yere kadar söküyor, değil mi?

Mersin olayı tesadüf mü?

Peki, bu olayın zamanlaması ve Mersin'de gerçekleşmesi tesadüf mü? Zamanlama açısından BDP'nin "iki dilli hayat" çıkışıyla çakışmasının tesadüf olmadığı son derece açık.

Diğer taraftan olayın Mersin'de geçmesi de tabii ki tesadüf değil. Yirmi yıl önce Mersin'e gelen "gariban Kürt"ten, günümüzün ırkçı canisine uzanan önemli bir süreç var ortada. Bu sürecin nedensel bağı da tesadüf iddialarını tamamen çürütür nitelikte.

Gerçekten de Mersin bir pilot bölge. Daha doğrusu Kürt istilasının hedef bölgelerinin başında gelen kent…

Bundan yirmi yıl önce buraya gelenler son derece "gariban" görünümlüydüler. Ucuz emek gücüyle, zor işleri yapan bu insanlar, Mersin'in yerli halkında doğal bir acıma duygusu oluşturuyordu. Türklere, terörden kaçıp geldiklerini söylüyorlardı. Türkler de onlara şehirlerini açıyor, iş veriyor, hatta yardım ediyordu. Hiç de öyle Kürtlerin iddia ettiği gibi bir dışlanma yoktu ortada. İnsanlıktan bahsedilecekse işte Mersin Türklerinin insanlığı ortadadır.

Fakat bir sonraki aşamada bu Kürtlerin öyle çok da masum ve gariban olmadıkları anlaşıldı. Birincisi, Kürtler hem Mersin'de önemli bir ekonomik güç oluşturmaya başlamışlardı. İkincisi, göçle, çok çocuk yapmakla Kürt nüfusu anormal artmıştı. Yavaş yavaş Mersin bir Kürt şehri görünümü kazanıyordu. Aşiret kültürü ve dayanışması Kürtleri Mersin sokaklarının egemeni yapıyordu. Hepsinden daha da önemlisi "PKK'dan kaçıp gelenler" şimdi PKK'nın en örgütlü olduğu yerlerden biri haline getirmişlerdi Mersin'i... Hem de önemli belediyelerini ele geçirecek kadar örgütlü...

Bu anlattığımız istila aşmasıydı. Şimdi ise Mersin başta olmak üzere Kürtler kendilerini güçlü hissettikleri her yerde yeni bir aşamaya geçmiş durumdalar: Sindirme aşaması. Sindirme ise sadece terör örgütünün eylemleriyle yapılacak bir şey değil. Açıktan PKK militanı olmayan ama aynı ırkçı yaklaşımın hamuruyla yoğrulmuş bir sokak gücüne ihtiyacı var Kürt ırkçılığının sindirme için… İşte bu nedenle artık eline silah alan her Kürt, Türk'ü sindirmek için şiddet kullanmaktan çekinmeyecektir.

Olaylar rastlantı değil dedik. Mersin'de başlayan bu dalga, fırsat buldukları her yere yayacakları tarzdır bundan sonra. Artık Kürtçe bilmemenin karşılığı kurşundur. İki dillilik dedikleri budur işte. Kürtçü belediyelerin asmaya başladığı iki dilli levhalar, idama götürülen Türklüğün boynuna asılan "iki dilli ölüm" yaftalarıdır aslında.

Azdırılan Kürtlük, susturulan Türklük

Kısacası bize "Türk'sen öl" diyorlar. Doğru, olay uç bir ırkçılık örneğidir ama faşizm dönemleri de her türlü uç psikopatlığın ve caniliğin normalleştiği dönemler değil midir aslında? Bu nedenle sözlerimiz kimseye aşırı, abartılı gelmesin. Unutmayın Hitler-Nazi tehlikesini "abartanlar" aslında haklıydı. O gün eleştirilenler, sözleri gözardı edilenler tarihe dönemin öngörülü insanları olarak geçtiler.

Bugün Kürtler, kendilerini öyle bir psikoloji içine sokmuşlardır ki onlar açısından her şey mubahtır. Kendi yoksunluklarının, yalnızlıklarının ve ezilmişliklerinin hesabını ne aşiret reislerinden ne Kürt mafya babalarından ne tarikat şeyhlerinden ne de BDP reislerinden sormak akıllarına gelir. Ama sıradan Türk onların tüm nefretinin, şiddetinin, saldırganlığının hedefidir. Kısacası karşımızda azdırılan bir Kürtlük ve susturulan bir Türklük var.

Biz Türklere ise tek bir şey söyleniyor:

"Aman sessiz kalalım, görmezden gelelim de iyice azmasınlar." Bu yıllardır bazı muhalif kesimlerin Tayyip'e karşı uyguladığı stratejidir aslında. Ama bu strateji her zaman ve her koşulda kaybetmektedir. Çökmektedir. Taviz stratejisi yenilginin stratejisidir. Yenilmeye, her attığı adımda karşı tarafa daha çok kazandırmaya mahkûmdur. Faşizm uzlaşmaz. Atılan geri adımlar karşısında daha da azgınlaşır, kıyıcı olur.

Alevi inançlı Türkler de şunu çok iyi bilmelidir ki, Kürt ırkçılığı onlar için de bir plan yapıyor. Bir taraftan onları "Alevi olduğun için eziliyorsun. Bizimle birleş. Sen de kimliğin için mücadele et." diyerek müttefik haline getirmek istiyorlar. Türklüğün inanca göre ikiye bölünmesi onlar açısından bulunmaz bir nimet gibidir.

Diğer taraftansa yine Alevilere "Kürtleş ya da öl" diyorlar. Mersin cinayetinde yaşadığımız kaybın bir anlamının da bu olduğunu her kesim çok iyi anlamak zorundadır.

Tabii ki Türk'e yapılanlar karşısında susan, hatta ulusunun karşısına geçip, PKK'nın, BDP'nin kuyruğuna takılan "sol" açısından da önemli bir mesele var. Daha doğrusu önemli bir tercih: Ya Türk olduğunu bilerek doğru yerde konumlanmak ya da Kürt ırkçılığının geçici müttefiki olmak… PKK, onlara ihtiyacı kalmadığı anda onların da kalemini kıracaktır.

Türk milleti, "iki dilli ölüme" boyun eğmeyecek

Nereden nereye gelindiği ortadadır. Yıllarca "gariban" görünüp bizim insanlığımızı kullananlar, artık ne düzeyde ırkçı ve emperyalist işbirlikçisi olduklarını kanıtladılar. Bir yandan da artık "yatıştırma" ya da "taviz" önerilerinin geçersiz olduğunu gösterdiler bize. Şimdi hâlâ birileri çıkıp "Ne olacak, ikinci resmi dilimiz de Kürtçe olsun" diyebiliyorsa bu gafletin de ötesinde bir şey olur.

Bir millet için dili en önemli şeydir. Bakın Kürtler nasıl olmayan bir dil üzerinden bu kadar mücadele veriyorlar. Bir kimlik yaratıp bu kimlik uğruna neler yapıyorlar. Bizse on binlerce yıllık dilimize ve Türklüğe sahip çıkmakta tereddüt edecek miyiz?

Türk milleti dilsiz de olmayacak, iki dilli de olmayacak.

Türk, sadece Türk olacak.

Tek millettik yine tek millet kalacağız.

Tek bayrağımıza ve tek vatanımıza kimse dokunamayacak.

Türk milleti "iki dilli hayat" dayatmasını kabul etmeyeceği gibi, kendisine reva görülen "iki dilli ölüme" de boyun eğmeyecek.

(TÜRKSOLU, sayı 306, 27 Aralık 2010)

Ulusal Parti çalışmalarına katılmak ya da bilgi almak için lütfen formu doldurunuz.


İsim:


e-posta:


Telefon:


Cep Tel:


İlçe:



Şehir:

Ulusal Parti Genel Merkezi: Ahmet Mithat Efendi Sokak No: 14 Çankaya/Ankara Tel: 0312 442 8 777